Küçüklüğümden beri doğaya karşı bir ilgim olmuştur. Doğanın işleyişini öğrenmeye çalışmak ve doğal olaylara ait gözlemler zamanla benim için bir hobi haline geldi. Kirlilikten kendini suyun dışına atan balıklar, dürbünlü tüfeklerle keçi avlayan şehir ekâbirleri, projektörle tavşan avına çıkan magandalar, çuval dolusu keklik avlayanlar, aracının arkasına zehirlediği tilkileri satmaya götüren köylüler, yaz-kış demeden katliam boyutlarına ulaşacak biçimde avladıkları balıkları şehrin en işlek caddelerinde satan balıkçılar, HES santrallerinde su kanalının yosun tutmaması için kullandıkları kimyasallarla bir akarsudaki bütün balıkların ölmesine neden olan işletme sahipleri şahit olduğum veya haberlerden takip ettiğim olağan Anadolu manzaraları.
Bir kaç gün önce ulusal bir kanalda “Karadeniz’de avlanmaya çıkan bir teknenin av bereketi” adlı haberi izlerken içimde fırtınalar koptu. Haberde, balıkçıların bir seferinde ağlarıyla yakaladıkları kefallerin 25 ton olduğu, tekneye ancak 15 tonunu alabildikleri, geriye kalanın ise ağ içinde limana kadar sürüklenerek getirebildikleri söyleniyordu. Avın oldukça bereketli olduğu da vurgulanıyordu. Bu haber doğal yaşamı istediğiniz gibi yok edebildiğinizin bir tescili idi.
Ülkemizde hangi canlıların ne zaman avlanacağını düzenleyen yasal düzenlemeler yok değil. Fakat bunların yeterince denetlenememesi etkisini azaltmaktadır. Kaldı ki bu düzenlemeler genellikle bilimsel verilere de dayanmamaktadır. Her şeyden önce avı yapılacak hayvanın neslini devam ettirebileceği nüfus büyüklüklerini, üreme zamanı ve üreme hızları belirlenmelidir. Bir hayvanın kuzey ile güney bölgelerindeki büyüme ve üreme hızları, hatta dönemleri bile saptanmalıdır. Bütün bunlar yapılmadan, ülke genelinde uygulanacak avlanma izinleri doğru değildir. Nesli tehlike altında olan hiçbir hayvanın avlanmasına izin verilmemelidir. Geçimini bu hayvanları avlayarak temin edenlerin de mağdur olmaması için desteklenmeleri veya alternatif geçim kaynakları geliştirilmelidir.
Biyoçeşitliliğimizi korumak için yasal düzenlemeler tek başına yeterli değildir. Eğer düzenlemelere uyacak insan tipi yetiştiremezsek hukuk literatürünü zenginleştirmekten başka bir şey yapmamış oluruz.
Geçmişte ihtiyaçtan doğmuş ve toplumsal belleğimize kazınmış avlanma içgüdüsünü azaltmak için bir eğitim seferberliğine ihtiyaç vardır. Başta eğitim kurumlarımız olmak üzere, camiler, kültür evleri, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri üzerlerine düşeni yapmalıdır. Yöneticilerimiz de ülkenin zenginliğini sadece üretilen madenlerin ve enerjinin miktarıyla ölçmekten vazgeçmeleri gerekmektedir.
Diğer canlılar gibi insanında doğal çevresini yaşamak için tahrip ettiğini gözlemlediğimde doğal yaşamın yok edilmesiyle ilgili manzaraların bazılarını makul karşıladım. Bu manzaraların gelişmekte olan ülkelerde doğa korumanın biraz geride kalmasını, doğal sonucu olabileceğini de düşünmedim değil. Birçok uygulamanın ihtiyaç ve bilgisizlikten kaynaklandığını bildiğim için fırsat bulduğum her ortamda ulaşabildiğim kişileri bilgilendirmeye çalıştım. Bugüne kadar maalesef kayda değer bir yol alamadım. Ülkesini çok sevdiğini söyleyen genç bir avcıya, ihtiyacı olmadığı halde avladığı hayvanları doğal ortamlara benzettiği avlaklarında nasıl tuzağa düşürdüğünü gururlanarak anlattığında, bunun doğru olmadığını söylemem üzerine, “Hocam karşında her tür silahı, her tür pozisyonda ateşleyen ve avın işini anında bitiren bir kişi var, söylediklerinizi sadece bir tavsiye olarak algılıyorum” dediğinde avcı karşısında ne kadar çaresiz kaldığımı, daha dün gibi hatırlıyorum. Titrek bir sesle “Ülke sevgisi ülkedeki her şeyi sevmek ve korumaktır” demekten başka bir cevap veremedim.
Küçüklüğümden bu tarafa doğanın yok edilmesiyle ilgili gözlemlerimin de etkisiyle, doğal yaşam konusunda vurdumduymazlığımızın hâlâ devam etmesi beni elimde olmadan doğa korumada radikal düşüncelere itmeye başladı. Allah sonumu hayır eylesin.