Dün akşam CNN Türk’te M. Ali Birand’ın Son Darbe 28 Şubat Belgeselinin art arda iki bölümünü izledim. Konuyla yakından ilgiliyim. Bu arada bana eşlik eden kardeşim, ancak belgesel ve ekran üslubunca anlatılabilen gerçeklerin her bir karesini ayrı bir hayret ve şaşkınlıkla izlerken aslında eğitimine mani olan sürecin de kilometre taşlarına tanıklık ettiğinin farkında değildi.
Mağdur edilen yüzlerce hatta binlerce insan varken kendimi bir yerlere koymayı uygun bulamam; ancak milli ve manevi hassasiyetlerin ulu orta hedef alındığı o süreçte bu değerlerin aksiyonuyla yoğrulmuş bir gencin iç dünyasında nasıl bir çelişki ve savruluş tufanı yaşayabileceğini kolaylıkla tahmin edebilirsiniz.
Namaz kılanların işten çıkartıldığı, başörtüsünü sadece çaycılık ve temizlikçilik yapanların takabildiği ve her YAŞ toplantısının ayrı dramlar doğurduğu yıllardı. Bilmem ki babası asker olan sınıf arkadaşlarımın çektiği çileyi mi yazsam yoksa mütedeyyin ailede yetişip de Peygamber Ocağı’na ömür adamak isteyen yüreklerin köreltilen ümitlerini mi…
Kuran Kurslarının, İmam Hatiplerin ve “Yeşil Sermayenin” önünde yükseltilen duvarların ardı arkası kesilmiyordu. Her doğan gün gerçekte karanlık yayıyordu memleket şafaklarına. Sırf memleketinden dolayı Oyakbank’tan hiçbir açıklama yapılmadan eli boş çevrilen işadamları biliyorum, aslında sebep belliydi.
Süreç, belli perspektif sahiplerinden aldığı destekle cesaretleniyordu tabi. Bu anlayış sahipleri yüzünden ailesi kapalı olan ideal sahibi arkadaşlarım fişlenmek istemedikleri için annesi ile birlikte çarşıya pazara özellikle çıkmak istemiyorlardı.
Hala içimde ukde olmasına rağmen askeri liseye gidemeyişimi ve derin gelecek endişelerimi saymazsak sürecin bendeki en soğuk yaptırımı lisede Emine ŞENLİKOĞLU’nun romanını sıramın altında bulan öğretmenimin beni disiplinle tehdit edip kitaba el koyması olmuştur. Normalde son derece makul ve derin hoşgörü sahibi gibi görünen bu hocamın o an yüzündeki gergin, kindar ve ileri derecede kızgınlık dolu ifadeyi tasvir edebilmem mümkün değil. Bu gün karşılaşsak ve bu yaptıklarını kendisine anlatsam eminim ki pişmanlığını ifade edecek ve özür dileyecektir. Çünkü olaylara akılcı bakanlar o günkü hatalarından bir bir döndüler.
Artık zihniyet değişti. Bunun en veciz ifadelerinden biri de Kürtçe şarkı söylenen şenliğe katılıp alkışla tempo tutan Diyarbakır Cumhuriyet Savcısının yaptığı “eskiden bu yaptığınız suçtu ve sizi cezaevine göndermem gerekirdi.” açıklamasıdır.
Belgesel, gelinen noktayı ve mimarlarının maharetini ortaya koyması bakımından da gerçekten önemli bir çalışma olmuş, hazırlayanların eline sağlık.
Tabi hala aydınlanmayı bekleyen çok fazla gizem var. Onlarla meşgul olup bu günlere düşen cemrenin sıcaklığını gözden kaçırmak istemiyor insan ama bir yandan da İsa’nın Çilesi filmini izleyen bir Hıristiyan’ın önüne çıkan ilk Yahudi’nin yakasına yapışması gibi geçmişle hesaplaşmadan edemiyor hani.
“Siz bizim peygamberimizi öldürmüşsünüz!” diye üzerine gelen bu kişiye Yahudi;
“Ben onlardan değilim hem o yüzyıllar önceki bir olay!” dediğinde kendisini mağdur hissedenin cevabı manidardır;
“Olabilir ama ben şimdi öğrendim!.”
Neyse ki kara günler geride kaldı. Eğer yaşanan onca olumsuzluk, içinde bulunduğumuz ve gelecekteki parlak günlerin bedeli idiyse bütün sağduyu sahiplerine haklarını helal etmek yakışır. Vatan evlatları, incir kabuğunu doldurmayacak konularla birbirini paçasından tutarken insanlıktan, medeniyetten ve adaletten hisse almayanların dünyayı ne hale düşürdüklerini görmüyor muyuz?