‘’Satılmış’’…
Etrafımızda bu kadar fazla oranda kişilik kaybına uğramış, silik ve satılık insanın olduğu bir toplumda sanırım insanların çocuklarına en son verebileceği isim bu olsa gerek.
Herhalde herkes böyle düşünür değil mi?
Etrafınızda vardır mutlaka bu ismi taşıyan birileri… Ya da bu ismi soyadı olarak taşıyanlar…
Herkesin faydacı materyalist bir kimliğe büründüğü modern çağda, insanların anlamakta zorlanacağı bir durum var bu ismi çocuklara koydurtan.
Dondurucu kış soğuklarında cepheye cephane taşıyan ‘Şerife Annenin’ bebeğinin üzerindeki örtüyü kullanılamaz hale gelmesinden korktuğu top mermilerinin üzerine örtmesini salık veren yüksek psikolojiye ve manevi ruha yabancı olmayanlar için ise çokta yadırganmayacak bir durum bu.
Üçler… Yediler… Kırklar ve bir de ‘’Satılmışlar’’…
Yıllar yılı ordularımızın ardı arkası gelmez bozgunlar yaşadığı zamanlarda…
‘Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var.’diye vedalaşıldığı, davulla zurnayla cepheye gidildiği zamanlarda…
Gidenlerin arkasından ‘Yemen’e gideni gelir mi sandın?’ diye yanık türkülerin yakıldığı zamanlarda..
‘Kınalı ellerin’ arkasından gözyaşlarıyla sallandığı, ‘alnı kınalıları’ cepheye uğurladığı zamanlarda…
Yaşlı anaların oğul hasretiyle yanıp kavrulduğu, yaşlı gözlerin kurumadığı zamanlarda…
Analar… Babalar…
İbrahim’invakarıyla İsmail’e yoldaş edilen kurbanlar vatana feda edilirdi.
Ve… Bu adanmış canlara ‘vatana satılmış’ olarak bakılırdı.
Yani anneler kınalı kuzularından birini doğar doğmaz vatana millete feda ederlerdi.
İşte onlara da ‘satılmış’ denirdi… Ama hiçbirisi satılık! değildi…
Vatana satılmış…
‘’Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.’’ (tevbe:9)
Böylece insanlar Kuran’daki bu ilahi ikaza uyarak rableriyle yaptıkları pazarlığın muhasebesini kıyamete bırakırlardı.
Evet… Cennet pahasına satılırdı ‘satılmışlar’..!
Karşılığını da Allahtan başkasından beklemezlerdi.
Velev ki gaziler sınıfına yazsa bile kader onları bu duruşları ömür boyu değişmezdi.
Tıpkı Çanakkale kahramanı Seyit Onbaşı gibi…
Savaştan sonra Atatürk, Seyit Onbaşı’nın ziyaretine gelerek, kendisine verilen maaş ve ödülleri neden kabul etmediğini sorduğunda; ‘Memleketimize kırk yılın başında bir iş, bir hizmet yaptıysak, hemen ödül, maaş mı olurmuş? Allah’a hamd olsun ki kolum kuvvetim yerindedir, çalışır kazanırım. Bu halde iken bizim o maaşı almamız bize helal olmaz paşam!...’ cevabını veriyor.
Atatürk’ün kendisine gazilik maaşı bağlatma teklifini içinde bulunduğu tüm fakr-u zarurete rağmen reddederken verdiği cevap yeni yetme nesillerin ve ‘devletin malı deniz, yemeyen domuz’ diyenlerin anlamlandıramayacağı bir durumu ifade ediyor.
Mevcut duruma bir bakın..?
Bir ‘satılmışlara’ bakıyorum; birde kendisini satanlara..?
Söyleyecek söz bulamıyorum.
Bu acı manzaranın daha da acı yanı ise Seyit Onbaşıyı ‘Koca Seyit’ yapan değerleri kaybetme hızımız artarak devam ediyor.
Hey gidi Koca Seyit hey…